AK Parti hakkında kapatma davası açıldı. İzleyen haftanın başında piyasalar allak bullak oldu. Dış piyasalardaki dalgalanma, içteki krizle birleşince borsa düştü, dolar ve euro yükseldi. Gazeteler de başlıklar attılar:
Kimi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın fotoğrafını koyup, yanına "18 milyar dolarlık adam" yazdı. Kimi de ekonomideki direncin, kapatma davasıyla kırıldığı yorumunu yaptı... Pazartesi yaşanan dalgalanmada, elbette Ak Parti hakkındaki kapatma davasının da etkisi var. Ancak, bizim ekonomimizde yaşanan sıkıntını boyutları çok daha büyük. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu bakın ne diyor: - Bizim asıl sıkıntımız cari açık.
Türkiye'nin günlük cari açığı 100 milyon dolar. Her gün bu parayı bulamazsak kriz çıkar. Tespit son derece yerinde! Türk ekonomisi ciddi yapısal problemler içinde. Gelirlerimiz giderlerimizi karşılayamıyor. Dışarıdan aldıklarımız, sattıklarımızdan fazla. Üstelik, aradaki açık her geçen gün daha fazla büyüyor. Peki biz ne yapıyoruz? İhracatımızı artıramıyoruz.
Ayrıca, artırsak da sorun çözülmüyor. Çünkü, bizim ihracatımız da büyük ölçüde ithalata dayalı. Rifat Hisarcıklıoğlu'nun dediği gibi, "100 birimlik üretim için 69 birimlik ara malı ithalatı" yapıyoruz. Kısır bir döngünün içine girmiş, çırpınıyoruz. Cari açığımızı sağdan soldan paralar bularak kapatmaya çalışıyoruz. Burada sorulmasa gereken soru şu: - Bu çarpık çark nereye kadar dönmeye devam edecek? Biz bu cari açığı daha ne kadar süre taşıyabileceğiz? Açık ve net olarak ortada:
Türk ekonomisi, sağlıklı temeller üzerine oturmuyor. Bizim ekonomimizin rekabet gücü de yok. Türk ekonomisi işte bu yüzden her türlü kırılmaya açık. Dışarıdaki bir hapşırmanın Türkiye'de gribe yol açması da son derece doğal. İç politikadaki gelişmelerin ekonomi üzerinde yol açtığı dalgalanmalar geçici. Bizim, çok daha önemli ve kalıcı sorunlarımız var. Asıl hep birlikte o tarafa dönüp bakmak ve çözüm aramak zorundayız. Aksi halde, sizi, beni, hepimizi, kısacası Türkiye'yi çok büyük sıkıntılar bekliyor!
Bir destan Türk Milleti, 93 yıl önce bugün muhteşem bir destan yazdı... Karşısında İngiliz'den Yeni Zelandalıya kadar her türlü millet vardı. Hintlisi de Afrikalısı da Çanakkale'deydi. Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi çehreler ve lisanlar başka, deriler rengarenkti. Ama, hepsinin ortaya koyduğu vahşet aynıydı. Arkalarında da dünyanın en güçlü donanması vardı. Anadolu dalga dalga Çanakkale'ye aktı. Bu millet, eğitimlisi ve eğitimsiziyle, doğulusu ve batılısıyla, genci ve yaşlısıyla emperyalistlerin karşısına dikildi.
Üstelik, ayağına giyecek çarığı yoktu. Sırtındaki elbiseler lime lime dökülüyordu. Mehmetçik, sadece düşmanla değil, açlık ve imkansızlıklarla da boğuşuyordu. Seyit Onbaşı 275 kiloluk gülleyi tek başına sırtladı. Malatyalı Osman, yağmur gibi yağan merminin üstüne süngüyle koştu. Konyalı Süleyman, Anzak askerinin karşısına taşla, değnekle dikildi. Ayşeler, Fatmalar cephe gerisinde onlara destek verdi. Sonuç ortada:
Yoksul ama inançlı bir millet, dünyanın en büyük donanmasını yok etti. Tenini siper edip, namert çizmeleri ile bu toprakların çiğnenmesini önledi. Mehmet Akif Ersoy'un yaptığı değerlendirme son derece yerinde. O destanı yazanları tarihe gömmek mümkün değil, sığmazlar!
Bu haberin okunma sayısı: 381 |
E-posta