Türkiye, geçen hafta baygınlık geçirdi şu Malezya zırvasından. Önce İran olacaktı Türkiye şimdi de rota değişti Malezya’ya döndü. Hangisi daha iyi ya da Türkiye, Türkiye mi kalacak ilerleyen günlerde göreceğiz hep birlikte...
Mahalle baskısı da iyi manşet, pardon iyi malzeme oldu Türkiye’ye, konuşacak konumuz yok ya... Hangi mahalle de kimler baskı yapıyorsa (İstanbul’un yeşil semtleri bu yazıya dahil değildir!) ortalık darmadağın. Konya’da rockçı müzisyenler yaşıyor artık Erzurum’da evlenmeden ilişki yaşayan çiftler var. Gelin sizi bizim mahalleye götüreyim, Cihangir’in güzel mahallelerinden birine, bakın bakalım ne türlü bir baskı var. (Şimdi, a canım orası Türkiye’nin başka yüzü, niye orayı dahil ediyorsun ki diyenlere de tokat gibi somut örneklerim var.) Hiç de öyle değil efendim sizin bildiğiniz gibi. Yeşil mercimek tayfasından çok saygıdeğer yazarlardan da yaşayanlar var Cihangir’de. Hatta bazı anlarda Afganistan’da hissedebileceğiniz görüntüler gözünüzün önünde. Sokağın en başında araç yolunu kapatıp gayet halay biçiminde eğlenen bir gençlik karşılar sizi, ellerindeki biralardan ürkmek yerine daha çok kıyafetlerinden ürkebileceğiniz. Sonra satıcıları azarlayıp; “kapıcıya bırak her ne varsa!” diye bağıran yaşlı teyzelerin yaşadığı bir apartman. Hemen karşısında öğrenci gençlerin daha ay ortasında parasız kaldığı anlarda imdadına yetişen, “bugün al yarın verirsin” diyen zıpkın tekelci. Sokağın ortasına doğru geldikçe, hızla gelen otomobilin altında kalan oğlu için otomobili durdurup şoförünü tekme tokat aşağıya indiren cesur baba, acar karadenizli marketçi. (Annem bende kaldığı zaman bu adam tarafından kazıklandı-1 alana 1 bedava da parasıyla hususunda.) Sabaha karşı anımsayamayacağım kadar uykulu olduğum bir gece de birbirlerinin saçını başını yolmanın zevkini evde tamamlamak istememiş hır gücüyle bağırarak kendini sokağa atarak tokatlayan genç aşıklar.. Binaları da havası kadar karışık olan İstanbul’un bu nadide sokağında karşı pencereler çok yakındır birbirine. Buzdolabının kapandığını duyarsınız uyku sessizliğinde. Çapraz karşıdaki apartmanda ne iş yaptığını hayal bile edemediğim, beyaz almancı türk atletiyle gece-gündüz demeden pencereden sarkan, sanki elleri sürekli kanlıymış ve içeride et parçalamaktan yorulduğu anlarda hava almak için pencereye çıkıyormuş izlenimi veren koca göbekli, büyük gözlüklü bir amcayla göz göze gelirim bazen ve ürker çekerim hemen perdeyi. Şu yazıyı yazarken bile ensemde sanki nefesi! Yan apartman çok şenliklidir. En üst katta dövmeleri ve şirin köpeğiyle dazlak bir grafiker yaşar, teras mevsimi geçti geçeli içine kapandı kendileri. Alt kattaki daire boştur ama satılık değildir. Başka bir semtte yaşadıklarını düşündüğüm varlıklı bir ailenin zıpır oğulları zaman zaman sabahın 5’inde doldurur perdesiz bu eve arkadaşlarını, çılgınlar gibi dans-alkol-cips-kahkahayı sürdürüp sabah 10’lara kadar sonra sırra kadem basarlar. Uyandırılmak bu zamanlarda keyifli olur. Hemen yanındaki apartmanın üst katında böcek tutkusu maksimuma dayanmış bir şizoid yaşar. Bu nasıl bir fetiştir ki odaların tavanlarından perdelerin baskılarına kadar her yana devasa böcek resimleri! İçeride yaşayan canlı olanlarını düşünmek bile istemem. Alt katlarında mülayim mi mülayim, her yanlarını ahşap mobilyaların çevrelediği yaşlı bir karı-koca, pencereler perdeler açık ederler sabahı, Atv ve Kanal D izlerler genellikle, Ali Kırca’dan şaşmazlar. Bizim apartmana gelince; giren çıkan belli olmamakla birlikte doğulu gözcü teyzeler geçit vermez herkese. Ellerinde çekirdek zor getirirler akşamları, otomobil altında kalma pahasına top oynayan çocuklarına bağırırken. Neyse ki ramazan diye muhafazakar teyzeleri kapı dışında görmek zor şu günlerde. Ve bu hikayenin en güzel evi. Sokağın en sonundaki apartmanın giriş katındaki daire. Perdelerinin aralıklı ve “valla bakın” dercesine yarım olduğu, tavanından kafa büyüklüğünde bir disco ball sarkan her daim müziğin ve gençliğin uğrak mekanı, içinden insanın hiç eksik olmadığı şaibeli kafeden bozma yaşam alanı. Çekirdek çitleyen teyzeler dışında herkesin haber izlediği ve gazete okuduğu bizim pencerelerden görünüyor. Bu insanlar da haberdar yani Malezya’dan, mahalle baskısından.. Sizce ne kadar umurlarında? Sizce hangisi bununla ilgileniyor ve en önemlisi hangisi “10 yıl önce olmaz diyorduk biz de” diyen Malezyalılardan biri gibi?..Ama baskı var bizim sokakta hem de yoğun biçimde gürültü baskısı var. Birbirlerini seven çocukların oyunlarından yükselen sesleri, aşıkların kavgalarının patırtıları, oğlu ezildi sanıp korkuyla sokağa atlayan babanın canından kopan tokatlarının patlayışları, ağlamak ve sızlanmak yerine eğlenmeyi seven insanların parti müzikleri, dahası çekirdek çitleyen teyzelerin çit çit yansımaları var. Çok şikayetçiyim ve endişe ediyorum, bizim mahallede yaşam var! O kadar kolay değil hanımlar, beyler. Ben, bu sokaktan gerek İstanbul gerekse başka şehirlerde olmak üzere en az 10 tane biliyorum. Sokağımda yaşayanların her birinin de bildiği en az 10 olsa. O kadar kolay değil, hiç değil. İşin sırrı şurada; bilmediğimiz bir şey hakkında nasıl konuşur ve planlı yorum yaparız? Gelmeyecek bir hadiseyi kötü enerjimizle niçin felaket biçiminde kendimize çekmek için uğraşırız? Baksanız ya üstelik Başbakanlık’ın gazetecilere yönelik ahlak anketi ile ilgili konuşmak istemeyen Nuray Mert bu kadar emin konuşuyor bizim adımıza, gelecek günler adına.. Gün güneşten öncedir, yüzün hepsinden önce..
Bu posta adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
|